Doğru yazalım, Doğru konuşalım, Dilimizi Koruyalım ( DDD )
Yahya Kemal Beyatlı, "Bu dil ağzımda anamın ak sütüdür." der Türkçe için. Fazıl Hüsnü Dağlarca ise "Türkçem benim ses bayrağım." diye simgeler ana dilimizi bir şiirinde. Kuşkusuz Türkçe milletçe var olmamızın en önemli unsurlarindan biridir. Tarih, kültür ve din birligi dışında insanlari birbirine yaklaştıran, bilgi alişverişinde bulunmasını sağlayan yegane unsurdur dil. Büyük batı medeniyetinin en büyük silahlarından biridir işgal ettiği ya da sömürdüğü topraklardaki yerel halkin dilini unutturmak. Dilini unutan yerel halk, kültürünü de millet anlayışını da geçmişinde bırakır ve yeni kültür etkisi altında asimile olur. Bunun ornekleri yeryüzünde çok olmasına rağmen benim yakın tarihten aklıma ilk gelen örneği 2. Dünya Savaşı’na kadar Norveçli’lerin Sami ırkına dil konusunda yaptığı baskıdır. Dilini yozlaştıran, yabancı kelimelerle kirleten, ona sahip çıkmayan, canlı bir varlık olan dili geliştirmeyen bir toplum için milli birlik ve beraberlikten sözedilemez.

Türkçe’mizi daha iyi kullanmak icin neler yapabiliriz sorusuyla ortaya çıkmış olan Dil Yarası etkinliklerinden birine ev sahipliği yapmak da bana kısmetmiş. Bugüne kadar emek vermiş olan herkese oncelikle tesekkürler. Konu olarak dilbilgisi kuralları dışına çıkıp, “edebi sanatlar” konusunu işlemeye karar verdim. Günlük hayatta “fırtına olup coşarken”, “ırmak olup akarken”, zaman zaman sevdamızdan zaman zaman üzüntüden “içimiz kan ağlarken”, “biz mutlu olalım diye ağaçlar yemyeşil olmuşken ya da gülen gözlerin yüzünden güller açılmışken”, “ağzından bal akanları” dinlerken ya da “nabza göre şerbet verirken” surekli kullandığımız ama bir türlü isimlendiremediğimiz sözü güzelleştirme yollarından bahsedelim istedim.
Edebi sanatlar, dili kullanırken mana üzerinde oyunlar yapıp, sözü güzelleştirme yollarına verilen genel isimdir. Edebi eserlerde mana ve fikri daha iyi anlatmak, açıklamak, zevkle okunmasını sağlamak ve ifadeyi temin etmek icin Türk edebiyatinda da sıkça başvurulan tekniklerden biridir. Kelimelerin hakiki ve mecazi anlamları vardır ve kelimeleri her yerde öz manaları ile kullanmak bir sure sonra sıkıcı ve tekdüze hale gelebilir. Bunun yerine içimizde kopan fırtınaları, düşlediğimiz hayalleri, düşüncelerimizi kelimelerin mecazi anlamlarına başvururak daha iyi anlatabiliriz. Bir edebi eseri zevkine vararak okumak ve yazarının anlatmak istediğini tam anlayabilmek için diğer bilgilerin yanısıra edebi sanatları da bilmek zaman zaman gerekebilir.
Edebi sanatların en çok kullanılanları şunlardır:
1) Teşbih (benzetme): Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Türk sözlü ve yazılı edebiyatında yoğun olarak kullanılır. Bir teşbihde en az iki, en çok dört unsur bulunur. Bunlardan benzeyen ile kendisine benzetilen esas unsurlar (öğeler) olup, benzetme edatı ile benzetme yönü yardımcı unsurlardır. Öğe sayılarına göre teşbihler, unsurların hepsi ile yapılan tam (ayrintili) teşbih, esas unsurlarla yapılan beliğ teşbih, benzetme yönü söylenmeden yapılan mücmel teşbih, benzetme edatı söylenmeden yapılan müekked teşbih denilen kısımlara ayrılır.
Tam teşbihe örnek:

Benzeyen: Mehmetçik -- Kendisine benzetilen: Aslan -- Benzetme yönü: Cesaret ve kahramanlık -- Benzetme edatı: Gibi
Kız tavşan gibi koşuyor.
Yol yılan gibi kıvrılıyor.
Dostlar ırmak gibidir. Kiminin suyu az, kiminin çok..
2) İstiare: İstiare, bir şeyi türlü yönlerden benzediği başka bir şeyin adıyla anma sanatıdir. Bu bakımdan istiare hem bir mecaz sanatı, hem de benzetme sanatıdır. Benzetme, yalnız benzeyen veya kendisine benzetilenle yapılırsa istiare sanatı ortaya çıkar. Bu da kendisine benzetilenle yapılıyorsa açık istiare, yalnız benzeyenle yapılıyorsa kapalı istiare olmak üzere ikiye ayrılır:
Açık istiareye örnek:
Bu cümlede “elbiseler” kelimesi “yapraklar” yerine kullanılmıştır.
Kapalı istiareye örnek:
... dönerken inleyen tekerlekler.
Tekerleklerin dönerken çıkardığı sesler, hasta bir insanın inlemesine benzetilmiştir.
Her taraf kırık dökük
Dalların boynu bükük
"Kederliyiz" der gibi
Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan söz edilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.
3) Mecaz-ı mürsel: Benzetme maksadı gütmeden bir kelime veya ibareyi öz manalarında kullanılmayacak şekilde ifade etmeye mecaz-ı mürsel denir. Ad Aktarması, düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaşamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeşitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleşir. Neden yerine sonucun (bereket yağdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeşitli türleri vardır.
Örnek: “Derse girildi.” denildiğinde, ders söylenip, dersin yapıldığı yer olan dershane kastedilmiştir. Yine “Ateşi yak.” sözüyle, kömür odun vb. gibi şeylerin yakılmasının kasdedilmesi de mecaz-ı mürseldir. Mesela “Ev bu işe ne dedi?” soru cümlesinde kastedilen evin kendisi degil, evin icinde yaayanlardir.

4) Kinaye: Sözlükte "bir fikri kapalı, dolaylı olarak anlatan söz, üstü örtülü, dokunaklı söz" şeklinde tarif edilir. Edebiyatta maksattan dolayı sözü hem hakiki, hem mecazi anlamlara uygun olarak kullanmaktır. Biri için “Açıkgöz” denildiğinde, hakikat manası olan, o kimsenin gözünün açık olduğu anlaşıldığı gibi, mecaz manası olan zeki ve becerikli olduğu da anlaşılır. Bu sözde kasdedilen mecazi manadır. Bir sözcüğü gerçek anlamının dışında benzetme amacı gütmeden ve engelleyici ipucu olmaksızın mecazlı anlamda kullanma. Bu kullanışta sözün gerçek anlamı da kasdedilmiş olabilir.
Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir.
Örnek:
a) Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.
b) "Arkadaşın dayısı güçlüdür, halleder."
c) "Bırak onu, burnu büyük adamdan hayır gelmez."
d) "Bu taşı bize dostumuz atıyorsa durup düşünmemiz gerekir."
e) Yaptığı hatayı anlayınca yüzü kızardı.
f)
5) Ta’riz: Sözcük anlamıyla dokundurma ya da taşlama demektir. Kinayedekinden daha keskin alay ve eleştiri içerir. Sözün ya da kavramın gerçek ve mecazlı anlamı dışında büsbütün tersini kastetmektir. Ayrıca ta’riz ile kinaye karıştırılmamalıdır. Ta’rizde mecaz anlamından ziyade sözün karşıt anlami daha önemlidir. Duz yazida ta’riz bazen parantez icinde unlem işareti ile belirtilir.
a) Örnek: Tersinden Öğüt
Her nere gidersen eyle talanı,
Öyle yap ki ağlatasın güleni,
Bir saatta söyle yüzbin yalanı,
El, bir doğru söz seylerse inanma.
b) Eline geçeni aşırmaya bak
Doğru gidenleri şaşırtmaya bak
Herkese tuzak kur düşürmeye bak
Şerefsizlik şeref olduktan sonra
c) "Ne kadar kültürlü olduğu ( ! ) yazılarından belli."
Her iki sair de ta’riz sanatı yapmış, asıl söylemek istediklerinin tam tersini ifade etmişlerdir.
6) Teşhis ve İntak: Teşhis, insan olmayan varlıklara insanların yaptığı işleri mecazi olarak yaptırma; intak da bu varlıkları söyletme, konuşturma sanatıdır. Teşhis ve intak daha çok fabllarda kullanılır.
Örnek:
a) Testi ile Güğüm
Güğüm bir gün testiye,
“Yola çıkalım” dedi.
Testi “Korkarım” dedi.
Evde kalmak istedi.
Çünkü onu en küçük,
Bir vuruş hemen kırar.
Güğüme, boynu bükük,
Dedi ki “Hakkınız var.”
“Sizin deriniz benden,
Çok daha fazla sağlam.
Siz gidiniz fakat ben,
Size yoldaş olamam.”
Burada testi ve güğüm gibi iki varlık, insanlar gibi davrandırılarak teşhis, konuşturularak da intak sanatı yapılmıştır.
b) Deniz ve mehtap sordular seni: “Neredesin?”
c) Adam elini uzattı, tam onu koparacağı sırada menekşe: “Bana dokunma!” diye bağırdı.

d)
Döndüm çakıllara sordum,
Siz kimdensiniz.
Dediler durandan,
Bizi yakın edenden.
(Özdemir Asaf)
7) Tecahül-i arif: Bilinen bir şeyi bilmiyormuş gibi görünerek yapılan sanata denir. Bildiğini veya bilineni bilmemezlikten gelerek nükte yapmak amaciyla yapilir. Çeşitli sebeplerle doğrudan doğruya söylenmek istenmeyen bir söz bu şekildeki ifade ile daha etkili olur.
Örnek:
a)
Beli bükülmüş bir ihtiyar bir gün yolda oturmuş, dinleniyormuş. Onun böyle yere eğilmiş gibi duruşunu anlamamazlığa gelen bir genç; “Ne o efendi baba, bir şey mi arıyorsun?” diye sormuş. İhtiyar, gencin bu ta’rizini anlamamış görünerek; “Evet oğlum, gençliğimi kaybettim.Onu arıyorum.” diye cevap vermiş.
Burada ihtiyarın cevabında tecahül-i arif sanatı yapılmıştır.
b) şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
benim mi allah'ım bu çizgili yüz?
ya gözler altındaki mor halkalar?
neden böyle düşman görünüyorsunuz;
yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Cahit Sitki Tarancı

c) "Dün gece yoktu ki / Bu dağ buraya nasıl gelmiş?"
8) Hüsn-i ta’lil: Bir olayın meydana gelişini gerçek sebebinden farklı olarak hayali ve daha güzel bir sebebe bağlama sanatına denir. Özellikle divan şairleri tarafından çok sevilir.
Örnek:
a)
Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa vurup gezer avare su
Fuzuli
(Su, hazret-i Peygamberin ayağını bastığı toprağa kavuşmak için, ömür boyu başını taştan taşa vurarak gezmektedir.)
Bu beyitte, suların taşlar arasında sağa sola çarparak akıp gitmesi hadisesi normaldir. Fakat şair onun akışını, Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğu çok büyük aşk ve hasret sebebiyle, O’nun ayağının bastığı toprağa kavuşabilmek için bir çırpınış sebebine bağlayarak hüsn-i ta’lil sanatı yapmıştır.
b) “Sen gülünce güller açar gülpembe.”
Burada güllerin açması bir kişiye bağlanmıştır. Halbuki gül normalde zamani gelince zaten açar.
c) “Mutlu olalım diye yemyeşil oluvermiş ağaçlar.”
d) “Sen gittin yaslara büründü cihan / Soluyor dallarda gül dertli dertli.”
e) "Sen gelince güller açar bahçemde / Bahar güler kahkahayla."
9) Mübalağa: Övmek veya yermek için bir hususun abartılarak söylenmesi sanatıdır. Duygu ve düşünceler bu sanatla kuvvetlendirilmek istenir. Ancak, zevk ve incelikten mahrum, kaba ve hoş olmayan ölçüsüz çeşitleri, ters etki bırakır ve sevilmez.
Örnek:
a) “dalgalar yükseliyordu ayı elliyorduk, dalgalar çekiliyordu cehennem'deki zebanileri görüyorduk..”
Karadeniz icin Evliya Celebi’nin tanımlamasi mübalağaya iyi bir ornektir.
b) Alem sele gitti gözlerimin yaşından.
c) Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken / Bir uzak yıldıza benzedi güneş sen varken.
10) Tezad: Aralarındaki bir alakadan dolayı birbirine zıd manaları, bir ifadede toplamaktır.
a) Ben de gördüm güneşin doğarken battığını.
b) Neden böyle düşman görünürsünüz? Yıllar yılı dost bildiğim aynalar..
c) Giderken bir buzdagi gibiydin
sicak sulara dogru yuzen
ve dorugunda
bir cift bale pabucunun
asıldıgını soluyordu
eteklerindeki telasli penguin
(Sunay Akın)
***********************************************************Aslinda yukarida bahsedilen söz sanatları dışında da kullanılan söz sanatları mevcuttur ama okunabilirlik açısından sadece üstte yer verdiklerimden bahsetmek istedim. Umarim sizler icin de eğlenceli ve faydalı bir yazı olmuştur.
Kendi kullandigim ornekler disinda aciklamalar icin de faydalandıgım kaynaklar:
Kaynak 1 Edebiyat ÖğretmeniWikipediaTürkçe BilgiTürkçe öğretmeni